90’lara renk katan takımlar

Kızılyıldız

Yugoslavya, 1987’de düzenlenen FIFA Dünya Gençler Şampiyonası’nı kazandığında Avrupa futbolunda yeni bir kuşağın yükseldiği belliydi. Aynı coğrafyada, o kuşaktan bağımsız düşünülemeyecek başka bir futbol güneşi daha doğuyordu: Hem de kıpkırmızı bir güneş…

Kızılyıldız.

Belgrad temsilcisi, 1990-91 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale yürürken kadrosundaki oyuncular bir anda Avrupa’nın zengin kulüplerinin ilgi odağına yerleşti. Robert Prosinečki, Dejan Savićević, Vladimir Jugović, Siniša Mihajlović ve Darko Pančev gibi isimlerden oluşan takım, Bari’de oynanan finalde Marsilya’yı penaltılarla mağlup etti.

Kızılyıldız, böylece dağılmaya ve acılı bir döneme doğru ilerleyen Yugoslavya’ya kulüpler düzeyindeki en büyük futbol zaferlerinden birini yaşattı. Bu başarı aynı zamanda 90’ların birbirinden ilginç ve unutulmaz takımlar çıkaracağının ilk işaretlerinden biriydi.

1991 Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu Kızılyıldız

Kamerun Milli Takımı

Aslında 90’ların kült bir futbol dönemi olacağının ilk sinyalini bu unutulmaz Afrika takımı vermişti. Ancak biz o zamanlar mesajı tam olarak alamamıştık.

Kamerun, 1990 Dünya Kupası’nın açılış maçında son şampiyon Arjantin’in karşısına çıktığında birçok kişi Afrika temsilcisinin maçta figüran rolü üstleneceğini düşünüyordu. Oysa Kamerun, François Omam-Biyik’in golüyle Arjantin’i 1-0 mağlup ederek turnuvanın daha ilk gününde futbol dünyasını sarstı.

Kalede Thomas N’Kono, savunmada Kana-Biyik kardeşler ve ileride yaşlı kurt Roger Milla vardı. Özellikle Milla’nın attığı gollerin ardından köşe gönderinin yanında yaptığı danslar, turnuvanın en unutulmaz görüntülerinden birine dönüştü.

Kamerun, çeyrek finale kadar ilerleyerek Afrika futbolundaki yükselişin ilk büyük ışığını yaktı. İngiltere karşısında yarı finalin kapısından döndüler ama oynadıkları futbol, renkli karakterleri ve sevinçleriyle 90’ların ruhuna ilk imzayı atan takım oldular.

François Omam-Biyik, 1990 Dünya Kupası’ndaki Kamerun-Arjantin maçında kafa vuruşu yaparken

Sampdoria

Milan, Juventus, Lazio, Roma, Inter, Parma ve Fiorentina… Namıdiğer “Yedi Kız Kardeş”, İtalya futbolunu domine etmeye hazırlanıyordu. Fakat Sampdoria’nın o efsane kadrosu ortaya çıkınca dengeler bir süreliğine değişti.

Vujadin Boškov yönetimindeki Sampdoria; Gianluca Vialli, Roberto Mancini, Attilio Lombardo, Gianluca Pagliuca ve Amedeo Carboni gibi isimlerle 1989-90 sezonunda Kupa Galipleri Kupası’nı kazandı. Bir sonraki sezon ise çok daha büyük bir başarıya imza atarak Milan’ın önünde tarihinin ilk Serie A şampiyonluğuna ulaştı.

Fırtına 1991-92 sezonunda Avrupa’da esmeye devam etti. Sampdoria, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale kadar yükseldi. Wembley’de Barcelona ile oynanan finali, uzatma dakikalarında Ronald Koeman’ın attığı frikik golüyle kaybetti.

Sampdoria, 90’ların ilk yarısında İtalya’nın büyük takımlarına bela olmaya devam etti. Ancak bu parlak dönemi sürdüremedi ve 1998-99 sezonunun sonunda Serie A’ya veda etti. Yine de 90’lara bıraktığı tat ve o dönemden miras kalan sevgi hiç eskimedi.

1990’ların başındaki efsane Sampdoria kadrosu kazandığı kupayla birlikte

Monaco

Aslına bakarsanız Monaco, neredeyse her on yılda bir dikkat çekici bir kadro oluşturmayı başarıyor. 1996-97 sezonunda Fransa’da şampiyonluğa ulaşan takım da bunlardan biriydi.

Monaco 90’lara hareketli bir giriş yaptı. 1992’de Kupa Galipleri Kupası’nda finale, 1994’te ise Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yükseldi. 1996-97 sezonunda UEFA Kupası’nda yarı final oynarken aynı zamanda Fransa Ligi’nde şampiyonluğa ulaştı.

O kadroda Thierry Henry ve David Trezeguet gibi henüz 19 yaşındaki yeteneklerin yanında Fabien Barthez, Emmanuel Petit ve Enzo Scifo gibi tecrübeli isimler bulunuyordu. Ertesi sezon Ludovic Giuly de kadroya katıldı. Monaco, Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Manchester United’ı deplasman golü avantajıyla saf dışı bırakarak bir kez daha yarı finale yükseldi.

90’ların sonunda bir lig şampiyonluğu daha kazanan Monaco, yıllar sonra Kylian Mbappé’nin de yer aldığı genç ve yıldızlarla dolu başka bir jenerasyonla 2016-17 sezonunda yeniden zirveye çıkacaktı.

Thierry Henry, 1990’larda Monaco formasıyla takım arkadaşlarıyla galibiyeti kutlarken

Nijerya Milli Takımı

Daniel Amokachi, Jay-Jay Okocha, Sunday Oliseh, Rashidi Yekini, Finidi George ve daha niceleri…

1994 Dünya Kupası, daha çok Roberto Baggio’nun finalde kaçırdığı penaltıyla hatırlansa da İtalya turnuvaya son 16 turunda veda etmeye çok yaklaşmıştı. Nijerya, grup aşamasında Bulgaristan ve Yunanistan karşısında etkileyici galibiyetler aldı; Arjantin’e de zor anlar yaşattı.

Son 16 turunda İtalya karşısında uzun süre önde olan Nijerya’nın hayallerini 88. dakikada Roberto Baggio yıktı. Maçı uzatmalara taşıyan Baggio, burada bir kez daha sahneye çıkarak Nijerya’yı turnuvanın dışına itti.

1998 Dünya Kupası öncesinde ise birçok kişi, tarihte ilk kez bir Afrika takımının yarı finale çıkıp çıkamayacağını soruyordu. Celestine Babayaro, Taribo West ve Tijani Babangida gibi yetenekli oyuncuların da takıma katılması beklentileri iyice yükseltmişti.

Nijerya grup maçlarında yine fırtına gibi esti. Ancak son 16 turunda karşılaştığı disiplinli ve yetenekli Danimarka takımını hafife almanın bedelini 4-1’lik ağır bir yenilgiyle ödedi.

Yine de Nijerya; oynadığı keyifli futbol, renkli karakterleri, formaları ve gol sevinçleriyle 90’larda düzenlenen üç Dünya Kupası’nın ikisine damgasını vurmayı başardı.

Nijerya Millî Takımı futbolcuları 1994 Dünya Kupası’nda gol sevinci yaşarken

Parma

Konu 90’lar olduğunda Parma’nın adını anmamak mümkün değil. Aslına bakarsanız 90’lardan söz edip İtalya futbolunu gündeme getirmemek de mümkün değil.

Bu listeye Inter’i, Lazio’yu hatta Fiorentina’yı da ekleyebilirdik. Fakat Buffon, Thuram, Sensini, Cannavaro, Dino Baggio, Couto, Verón, Crespo, Chiesa, Asprilla, Boghossian, Brolin ve Zola gibi isimleri bünyesinde barındıran Parma’nın önceliği hak ettiğini düşünüyorum.

Önce Nevio Scala adında bir teknik direktör çıktı ve Parma gerçeğinin ilk tohumlarını attı. Scala döneminde Parma; İtalya Kupası’nı, Kupa Galipleri Kupası’nı, UEFA Süper Kupası’nı ve UEFA Kupası’nı kazanmayı başardı.

Görev sırası Alberto Malesani’ye geldiğinde başarılar devam etti. Parma, 1999 yılında UEFA Kupası ile İtalya Kupası’nı müzesine götürdü; ardından İtalya Süper Kupası’nı da kazandı.

90’lı yılları adeta bir rüya gibi yaşayan Parma, yalnızca kupalar değil, dünyanın dört bir yanında kendisine bağlı taraftarlar da kazandı. Peki Parma bir gün yeniden “Yedi Kız Kardeş”ten biri olabilir mi? Futbol romantiklerinin cevabı her zaman aynı: Umarız.

Parma futbolcuları 1995 UEFA Kupası şampiyonluğunu kutlarken

Ajax

“Ya abi, görüyor musun? Elin Hollandalısı çocuklarla neler yapıyor. Altyapı abi, altyapı… İstedin mi oluyor işte!”

Ajax ne zaman uluslararası bir başarı yakalasa Türkiye’de kurduğumuz klasik cümleler silsilesi… Muhtemelen 1990’larda sosyal medya olsaydı aynı tartışmalar yine dönecekti.

Aslında lig açısından 90’ların ilk yılları Ajax için çok parlak geçmedi. Ancak takım, on yılın ikinci yarısında yazacağı şiirin ilk kıtasını 1991-92 sezonunda UEFA Kupası’nı kazanarak yazdı. Frank ve Ronald de Boer kardeşler, Dennis Bergkamp ve Bryan Roy gibi genç yıldızlar artık önemli roller üstlenmeye başlamıştı.

Fakat asıl hikâye henüz başlamamıştı.

Edwin van der Sar, Clarence Seedorf, Edgar Davids, Patrick Kluivert, Jari Litmanen ve Marc Overmars… İnsan bu isimleri yazarken bile ayağa kalkıp önünü iliklemek istiyor. Kadroya, Avrupa futboluna çoktan damgasını vurmuş ve evine dönmüş Frank Rijkaard da eklenmişti.

Louis van Gaal yönetimindeki Ajax, 1994-95 Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Bayern Münih’i Amsterdam’da 5-2 mağlup ederek finale çıktı. Viyana’daki finalde rakip son şampiyon Milan’dı. Maçın 85. dakikasında oyuna sonradan giren 18 yaşındaki Patrick Kluivert sahneye çıktı ve Ajax’a kupayı getiren golü attı.

Ajax yalnızca kupayı kazanmadı; altyapıdan yetişen oyuncular, doğru futbol eğitimi ve güçlü bir oyun anlayışıyla Avrupa’nın devlerinin nasıl alt edilebileceğini de gösterdi.

Ajax futbolcuları 1995 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kutlarken

Danimarka Milli Takımı

O dönem Avrupa Şampiyonası eleme gruplarını yalnızca birinci bitiren takımlar turnuvaya katılabiliyordu. Sovyetler Birliği yeni dağılmış, Yugoslavya ise kanlı bir iç savaşa doğru sürüklenmişti.

Yugoslavya, EURO 1992 eleme grubunu lider tamamlamıştı. Ancak ülkedeki savaş ve Birleşmiş Milletler yaptırımları nedeniyle turnuvadan çıkarıldı. Yerine, grubu ikinci sırada bitiren Danimarka davet edildi.

Çok kısa bir hazırlık döneminin ardından turnuvaya katılan Danimarkalı futbolcuların üzerinde büyük bir beklenti yoktu. “Bütün maçları kaybetsek bile kimse bizi eleştirmez” rahatlığıyla turnuvaya başladılar.

İngiltere, Fransa ve ev sahibi İsveç’in bulunduğu gruptan çıkmayı başaran Danimarka, yarı finalde son şampiyon Hollanda’yı penaltılarla eledi. Finalde ise dünya şampiyonu Almanya’yı John Jensen ve Kim Vilfort’un golleriyle 2-0 mağlup etti. Kaleci Peter Schmeichel da turnuva boyunca sergilediği performansla zaferin başlıca mimarlarından biri oldu.

Belki en yetenekli oyunculara sahip değillerdi ama en iyi takımlardan biriydiler. Hazırlıksız yakalandıkları bir turnuvadan Avrupa şampiyonu olarak dönen Danimarka, 90’lar futboluna unutulmaz bir sürpriz ve benzersiz bir hikâye bıraktı.

Danimarka Millî Takımı futbolcuları 1992 Avrupa Şampiyonluğu’nu kupayla kutlarken

Bir Daha Gelir mi O Takımlar?

90’lar yalnızca büyük yıldızların ve zengin kulüplerin dönemi değildi. Kızılyıldız’ın, Sampdoria’nın, Parma’nın ve Ajax’ın Avrupa sahnesindeki yürüyüşleri; Kamerun, Nijerya ve Danimarka’nın millî takım düzeyinde yazdığı hikâyeler, futbolun öngörülemezliğini hatırlatıyordu.

Belki bugün futbol daha hızlı, daha güçlü ve daha profesyonel. Fakat o yılların takımlarında başka bir şey vardı: Kimlik, karakter ve hikâye…

Bu yüzden 90’lara renk katan takımları yalnızca kazandıkları kupalarla değil, bize hissettirdikleriyle hatırlıyoruz.

Author
Published
7 saat önce
Categories
Futbol
Comments
No Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir